« Önceki | Sonraki »

19/4/2007

Tasfiye Dergisi’nin 11. Sayısı Çıktı!

Tasfiye Dergisi’nin 11. sayısı yayımlandı.

            Tokat’ta yayımlanan Tasfiye’nin bu sayısı da İslam düşüncesinin edebiyata ve hayata açılan penceresini tahkim eden yazılarla dolu.

            Bu çerçevede, Asım Öz’ün, Metin Önal Mengüşoğlu’nun vahiy temelli sanat anlayışını irdeleyen, vahyi hayata ve sanata taşıyan bir kalem örnekliğini tanıtan yazısı oldukça önemli.

            Ahmet Örs, Sezai Karakoç’un düşünce dünyasını, edebiyattaki duruşunu son dönemdeki bakanlık ödülünü de katarak ana hatlarıyla değerlendirmiş ve geleneğin çizgisinden kurtulamayan Karakoç’u ve takipçilerini kendilerini sorgulamaya davet ediyor.

            Beytullah Önce, değişik dergilerdeki eğitim yazılarına devam ediyor ve okulların eğitim için temel aldıkları ideolojik tutumları masaya yatırarak soruyor, “Okullar Kim İçin Çalışır?”

            Cemil Arslan’ın 28 Şubat sürecini değerlendiren makalesine Serim Düğüm “Ayların En Soğuğu” adlı öyküsüyle destek veriyor. Tasfiye, 10. yılını dolduran darbe süreciyle sayfalarında hesaplaşıyor.

            Abdullah Sayar, Kur’an’ı “imge deposu” olarak gören edebiyat anlayışını eleştiren bir yazısıyla katılıyor Tasfiye’nin sayfalarına ve Kur’an’la bir malzeme olmanın ötesinde tanışıklık kurmak gerekliliğini hatırlatıyor.

            Mehmet Sacit’in anıları bu sayıda da devan ediyor ve anı türünün yakın geçmişin düşünsel dinamiklerini kavramadaki önemini hatırlatıyor. 

            Süleyman Ceran’ın film eleştirileri devam ediyor. Bu sayıda “Guantanamo Yolu” filmini yazan Ceran, muhalif damarın sinema alanını yazılarıyla okuyucuya duyuracağa benziyor!

            Mustafa Kıyak, uzun bir aradan sonra ölüm hakkında yazdığı bir öyküyle tekrar Tasfiye sayfalarıyla buluşuyor ve özgün dilini okuyucuyu sarsacak ölüm gerçeği üzerinde gezdiriyor.

            Neşe Gürer “Yokluğunda Her Yanımız Kudüs” ve Emine Şimşek “Ay Sanısı” denemeleriyle Tasfiye’deki yolculuklarını pekiştiriyorlar.

            Mehmet Sacit’in hatıraları bir dönemin düşünce dünyasını bu sayıda da anlatmaya, tartışmaya devam ediyor. 

            Mustafa Uçurum ve Ahmet Örs bu sayının şiir söyleyenleri.

            Son sayfasıyla Tasfiye yine “tedirgin” ediyor. Irak işgalinin 5. yılında okuyucularını işgale karşı ses vermeye çağırıyor.

 

            İrtibat: www.tasfiyedergisi.com

                        0505 259 07 15

4/1/2007

ÖRSÜN ÜZERİNDE BİR KIZGIN DEMİR

Demir döverdi dedem küçük körüğünde

Körük işte daracık  bir mekân

Biraz karanlık biraz derme çatma kerpiçten

Ama güzel işte dedemle

Dedemin gülümsemesiyle güven veren

 

Dedem anlamazdı felsefeden belki ama

Kavramıştı özünü hayatın

Her çekiç darbesini indirirken

Hikmetli kelimeler dökülürdü ağzından

 

Örsün üzerinde bir kızgın demir külçe

Şekillenirken darbelerle ağır ağır 

Dinleyenler ya darbelerden

Nasiplenirdi ya da kızgın demirden

 

Kanaatin ve imanın kuşattığı

Bir bilge adamdı benim usta dedem

Her gün şekil verdiği sabırla

Demir mi kendi mi diğerleri miydi yoksa

 

Bir de sanatçı bir de filozof dense dedeme

Yeri var mıdır bilemem ama

Işımak için o karanlık körükte

Örsün üzerine koyunca kendini insan

Kızgın bir demir külçe olmalı mutlaka

 

Ahmet ÖRS

4/1/2007

Yüzümüzü Ağartan Öyküler / B. Emrah Önce

Yüzümüzü Ağartan

Ahmet Örs,

İtidal Yayınları,

Öykü, 2006.

 

Edebiyatı hayatın içinden çekip alıp kendi bireyselliğine hapsetmeyen, anlatım gücünün sırça köşklerdeki sahte yalnızlıklardan doğmayacağını bilen ve eserini değerli kılabilmek için varoluş sancısı çekiyormuş numarası çekmeyen yazarların kitapları, bize sahici bir edebiyat için yapmacık davranışlara değil, hayatın tam kalbine dokunmaya ihtiyaç duyulduğunu bir kez daha gösteriyor.

 

Tam bu noktada, Ahmet Örs'ün İtidal Yayınları arasından yeni çıkan "Yüzümü Ağartan" adlı kitabı, sözlerimize güzel bir örneklik oluşturuyor. Kitapta yer alan on yedi kısa hikaye, bizi yeryüzünün ezilenleri coğrafyasında seyahate çıkarırken, umudu ve direnişi heybemize koymayı da ihmal etmiyor. Özlediğimiz bir edebi duruşu taşıyan bu hikayeler, biraz daha genişletilmeyi, zenginleştirilmeyi ve bazı bölümleriyle yeniden kurgulanmayı ve tamamlanmayı hak ediyorsa da, göz ardı edilmeyi hak etmiyor!

 

Ahmet Örs'ün daha önce Haksöz ve Tasfiye dergilerinde yayınladığı hikayelerini birlikte okuma fırsatı sunan "Yüzümü Ağartan"; edebiyatın salt bir dil ve anlatım işi olmadığını; ona asıl gücünü hayata ve zamana karşı yazarın aldığı sahih tavrın verdiğini de kanıtlıyor. Yaşamak kavgasında tutunamayanlara, kimliksizliklerini bireycilikleriyle maskeleyenlere ve bunalımı anlam arayışı zannedenlere karşı duran ve edebiyatı; ait olması gerektiği alana çeken Örs'ün hikayeleri, okurlarını hemen yanı başımızdan başlayan ve Bağdat'a, Kudüs'e, Kafkasya'ya, Kandehar'a kadar uzanan İslam coğrafyasında kısa bir seyahate çağırıyor. Bunun turistik değil ideolojik bir tercih olduğunu belirtmemizde fayda var.

 

Sade bir anlatıma ve akıcı bir dile sahip olan hikayelerin iki ana başlık altında toplandığını söyleyebiliriz. İlk grupta, yüz ağartan bir duruşu ve direnişi tercih edenlerin ve tercihlerinden doğan tüm zorluklara rağmen kimliklerinden vazgeçmeyenlerin hikayeleri yer alıyor. Bazen mustazaf bir halleri de olsa, hiçbirinin yüzünden karamsar ifadesi okunmuyor. Bu hikayelerin kahramanları; geleneğin baskısı kıran bir kadın, Irak'ta ve işgal altındaki diğer topraklarda küresel hegemonyaya direnen herhangi bir Müslüman, başörtüsü yasağına rağmen yaptığı tesettürü kimlik tercih olarak hayatına taşıyan lise son sınıf öğrencisi, televizyonlardan taşan yemek programlarında her gün yeniden servis edilen tüketim ideolojisine karşı mektup yazan bir fakir veya yoksulluğa karşı helal rızk peşinde koşan minik bedenler olabiliyor...

 

İkinci grupta ise çözülenlerin; ideolojisini, davasını ve tutunduğu ayetleri bırakanların, 28 Şubat sürecinde savrulanların, dayanışma bağlarından kopup yalnızlaşanların, geleneğin içinde sıkışanların ve arka sokaklarda kaybolanların hikayelerine yer veriliyor. Fakat bu hikayelerde, yaşananları meşrulaştırmak yerine hem durum tespiti yapan hem de bu durumu eleştiren bir tavır kendini hissettiriyor. Örs, çoğu zaman salih amelleriyle, hayata ve mücadeleye güzel örneklikler oluşturan insanları anlatsa da, hikayelerin hayal dünyasında geçmediğini rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Hayatın kıyısına düşenlerin trajedisi ne kadar gerçekse, hayata sımsıkı tutunanlar da bir o kadar gerçek geliyor okura...

 

Kısaca, Ahmet Örs, "Yüzümü Ağartan" hikayelerinde ezilenlerin elinden tutup düştükleri yerden kaldırarak, hikaye sanatını onurun ve direncin omuzlarında yükseltmeyi amaçlıyor ve bunun için ilk kitabıyla başlangıç yapıyor.

28/12/2006

guantanamo

 

 

 

utancıysa insanlığın asra düşülen

utancı işte bile isteye

bir pankart gibi duran her gün yüreğimde

dilimde bir yemin gözlerimde bir öfke

işkencenin turuncu rengiyle

götürülen benim her gün her sorguya

 

guantanamo

adını bilmez dillerim adını söyleyemez

 

ıssız bir seher benimki her gün, ıssız bir rüya

hangi bahçelerdeyim ben,  hangi yollarda

dilimde bir kesiklik var kalbimde bir yara

üzerimde bir elbise ki bu kimlerden kalma

konuşamam ben konuşmam gözüm kapalı

tutsak alınmış bedenim kalbim yaralı

 

guantanamo

cehennemi büyük şeytanın bilmeyenin var mı

 

kuşların uçmaz utancından biliyorum

dikendir bahçen taştır toprağın biliyorum

karanlık bir gecesin uzayan biliyorum

korkuların ardına saklanmışsın biliyorum

 

guantanamo

büyüyen isyanımsın her gün büyüyen öfkem

           

                                               Ahmet Örs

28/12/2006

Okunacaak, Oku!

 

Milli Eğitim Bakanlığı talebelere kitap sevgisi kazandırmayı kafasına koymuş sağolsun ama anlaşılan o ki  bunu biraz zora başvurarak yapacak. Bir türlü okumakla gönlünü hoş tutamayan memleket evlatları karne korkusuyla da olsa birkaç kitabın adını öğreniverecek.

Kendiliğinden bir şeyler yapılmasına müsaade edilmediği için küçük bir çocuk gibi kalan halkımızın okuyacağı nadide eserler de yine birileri tarafından tespit edilecek tabii ki! Daha düne kadar kitapları yasaklayıp neyin faydalı, neyin yararsız olduğunu belirleyenler şimdi güya okuma sevgisi adına bunu gönle daha hoş gelen bir şekilde icra edecekler.

Not korkusu veya düşmanlığı yüzünden derslerle, okullarla arası hiç de sıcak olmayan talebe kısmına da yeni bir korku –veya düşman mı diyelim- kazandırılmış oldu. Sene başında elinde bir listeyle gelecek olan –tabii ki edebiyat ya da Türkçe öğretmeni- sıraladığı kitapların okunmasının mecburi olduğunu, belirtilen eserlerin okunmaması durumunda mezuniyetin imkan dahilinde olamayacağını yarı tehditvari –belki de pek keyiflenmiş vaziyette- bir üslûpla sınıflardaki geleceğimizin teminatı talebe kalabalıklarına ilan edecek! Oturdukları sıralarda yer bile bulamayan talebeler de Türk Edebiyatının bu güzide eserlerini iştigal ettikleri bütün malayanilerden artakalan zamanlarında bir başından bir sonundan okumaya çalışıp  belki de o kitapların çoğunun adını bile duymamış öğretmenleriyle beraber zor şer tahlil edecekler; diploma alabilmek, zayıfsız karnelerle evlere dönebilmek için not avcılığına çıkacaklar, okumadıkları, okuyup da ne olduğunu anlayamadıkları kitaplara ve o kitapların yazarlarına kin besleyecekler…

Demek ki bu âlicenap bakanlık mensupları böyle bir zarureti görmemiş olsalardı o kadar yıl mekteplerde mürekkep yalayıp da bir edebi eser mütaala edemeden mezuniyetlerini kapıveren cahil yavrulara yenileri eklenmeye devam edecekti. Ezberledikleri ya da harmanlamanın en âlâsını yaparak hamura çevirdikleri bilgileri depolayan evlatlarımıza bir hayır yapılacaksaydı eğer buradan ve bu şekilde mi başlamak icap ederdi? Kendiliğinden oluşması gereken bir hür irade, anlayış ve estetik zevkinin eylemi olan okumayı bir dersin not tehdidiyle sınırlamanın o okumaya faydası nedir? Liseleri ve hatta üniversiteleri bitirmiş ve yine daha da kötüsü öğretmen bile olmuş ama şöyle adam akıllı bir şeyler okumayı, yorumlamayı becerememiş insanlar karşısında durup bir fikretmek farz değil midir? İrfandan mahrum maarif anlayışı, senelerini soğuk duvarlar arasında harcayıp da hiçbir satırı kendi arzusuyla okumadan hatta okuma isteği duymadan, hiçbir esaslı eserle tanışmadan diploma alan çocuklarını bu hâle nasıl getirdiğini tefekkür etmeli değil miydi?

Vaziyetin vahim tarafları bunlarla mahdut olsaydı keşke. Okullarda okunması mecburi tutulan bu eserleri tespit etmek için bir heyet teşkil olunmuş. Yine devlet eliyle ama hangi kıstaslara göre meydana getirildiğini bilemediğimiz bu pek saygıdeğer heyet demek ki başta kendilerine olmak üzere günümüz edebiyatçılarına güven duymadıklarından yaşayan hiçbir edebiyatçının eserini listeye dahil etmeme kararı almışlar! Talebelerimizin okuyacakları eserler muhakkak surette müteveffa ve merhum yazarların eserleri olacakmış! Belli ki kıskançlıktan mütevellit muhtemel bir kardeş kavgasının önüne geçmek istemişler! Eser vermek için çırpınıp duran nice edip kardeşlerimize büyük geçmişler olsun! Ölmeden önce adamdan sayılmak bu memlekette kendileri için pek mümkün olmayacağa benziyor! Ne diyelim, nasip! Kimin önce rahmete gidip o şanlı listeye gireceğini ancak Allah bilir!

Türk Edebiyatının en önemli eserleri diye belirlenmiş listede son seksen – yüz senenin öncesine geçebilen eserlere maalesef pek rastlayamıyoruz. Edebiyatımızın yaşayan tarafı olmadığı gibi sanki geçmişi de yok sayılmış. Sanki Türk edebiyatı seksen seneden ibaret. Geçmişi bu kadar sınırlı tutulan bir zihnin ne kadar köksüz olacağı apaçık meydandadır. Çağları aşıp gelen eserlerin listelere alınmamasındaki sebep onların dil ve anlayışlarının tamiri mümkün olamayacak derecede yabancılaşması veya yabancılaştırılması mı? Muhafazacı ve güvenci idare tarzı boşu boşuna okunacak eserler listesi hazırlamıyor tabii. Fazla deşelemeden, öteye beriye el atmadan okuyuversin yavrucaklar zararsız, meselesiz kitapları! “Geçmişi unut, geleceği sadece benim takdir ettiğim çizgide inşa etmeye bak!” emr-i âlîsi noksansız uygulanmakta!

Yüz sene evvelki bir şiiri, bir hatırat eserini anlayamaz hale getirilen nesillere en kolayından bir makyaj, fazla yorulmadan bir cila atmaya gayret gösteren bir çaba mı bu? Geçmişinden de geleceğinden de bîhaber memleket evlatları seksen-yüz sene aralığına sıkıştırıldıktan sonra hangi özgür sanat anlayışlarına, fikir dünyalarına yelken açabilecekler?

Tekmil istikâmetlerden muhasara edilip de yolunu tamamen yitirenlere düşüyor yine de bütün gayret. Yeniden inşa edilmek için tarumar edilen zihnine herkes sahip çıksın!

Kategorilerim

    Arkadaşlarım

    Bağlantılarım

    Blogcu ile yapıldı