« Önceki | Sonraki »

25/10/2008

Özünden Koparılan Aydınların İtiraf Şiiri: Siyah ve Karanlık

Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Siyah ve Karanlık” şiiri cumhuriyet dönemi aydınlarının iç dünyalarını, hakiki duruşlarını resmetmesi bakımından oldukça önemli ve güzel bir şiirdir.

Kaybetmiş ya da kaybettirilmiş bir kuşak olarak cumhuriyet aydınlarının hapsoldukları anlamsızlık dünyasından yükselen bir çığlıktır “Siyah ve Karanlık” Pozitivist eğitim anlayışlarının harcadığı, vahiyden koparılmanın ızdırabıyla ne yapacaklarını bilememiş olmanın verdiği ezikliklerle geçirilen ömürlerin ağırlığına bu şiir bir cevap verir, bir kapı aralar.

Osmanlı son dönemindeki sınırsız, pervasız batılılaşma, dinamiklerini çoktan kaybetmiş Osmanlı fikir ve inanç sisteminin çöküşüyle aydınlara sahte bir umut olarak göz kırpmış ama onları bir bataklığın ortasına götürüp bırakmıştır.

Fazıl Hüsnü Dağlarca, umutlarını kaybedip bunalımların içine yuvarlanmış cumhuriyet aydınlarının tamamının olmasa da genelinin ruh halini yansıtır “Siyah ve Karanlık” şiirinde. Kendi yaşam öyküsünü temel alarak kendisiyle beraber aynı süreci yaşayan diğer aydınları da anlatır aslında şiir boyunca.

Şiir, yoğun bir pişmanlık ve tevbe hali gibi de okunabilir, ayrı düşülmüş hakikat rehberinden uzak kalmanın ızdırabını anlatan bir mersiye gibi de algılanabilir ama en nihayetinde tam bir trajedidir aslolan: Hayatın anlamını kavrayamadan, onu layıkıyla tanıyamadan, ona belki düşmanlık bile yaparak geçirilmiş yıllar! Artık neye üzülmeli, neyin yası tutulmalı, hangi çıkış zorlanmalıdır?

Cumhuriyet ya da Osmanlı son dönem aydınlarının tamamına yakınının anne babası geleneksel de olsa Kur’an’la bir şekilde irtibatlı, dindarâne bir hayat sürmekteydi. Yazarların otobiyografi ya da anı yazıları, diğer eserleri açık bir şekilde bunu göstermektedir. Dağlarca’nın bu şiirinde de bu hakikati görmekteyiz. Şairin babası Kur’an okuyan biridir ve şair Kur’an’ın doldurduğu bir evde büyümüştür:

Kur’an okurdu babam bazen
Galiba Kadir gecelerinde
Onun inanmış sesiyle biz çocuklar
Daha küçülürdük odanın en uzak bir yerinde.

Baba, gelenekselleşmiş din anlayışının bir müntesibi olarak kutsal kabul ettiği gün ve gecelerde Kur’an okumaktadır ve bu okuyuş evin her bir köşesine yayılmakta; ev halkını başka dünyalara götürmektedir.

Büyüdüğümüz evler aşağı yukarı böyle evlerdi. Büyüklerimiz, Dağlarca’nın babası gibi Cuma geceleri veya diğer kutsal kabul ettikleri gecelerde Kur’an okurlardı. Evlerimizde dini bir hava egemen olur, bizlere de Kur’an okumayı öğrendikçe aynı şeyi yapmamızı telkin ederlerdi. Bu çerçevede halkın genel eğiliminden şairin ailesi de uzak değildir ve çocukluk manevi bir atmosferin egemenliğinde geçmektedir.

Ancak çocukların evde dinledikleri Kur’an anlamadıkları bir dildendir. Aslında Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ve kuşaktaşlarının yaşadığı trajedinin temel nedenlerinden biri de burada yatmaktadır. Kur’an’la bu kadar yakınlaşmışlar ancak onu anlayıp yaşamları için bir rehber yapabilme şansını Kur’an’ın dilini anlayamadıkları için kaçırmışlardır. Bu da herhalde üzerinde ısrarla durulması gereken önemli bir paradokstur.

Müteessir olurduk kışı gören kırlangıçlar gibi,
Garip sadalarda hiçbir şey anlamadan.
Henüz mektebe giden ablam, bilgiç bilgiç:
‘Arapça’ derdi, nefesiyle o zaman.

Evet, evde Kur’an dinleyen çocuklar onun etkisindedirler, gaybi bir yerden birtakım işaretler babalarının dilinden eve derin bir huzur ve saygı havası ile yayılmaktadır ancak sadece saygı ve huzur uyandıran bu seslenişi anlayamamaktadırlar, çünkü o Arapça’dır.

Dinin insanı sadece rahatlatacak, kalbine dinginlik verecek, bunalımlarını bir süreliğine unutturacak, dış dünyadaki problemleri çözecek bir algıyla benimsenmesine uygun bir ritüel olarak okunan Kur’an, kendisini dinleyen çocuklara hayattan ziyade ölüleri çağrıştırır. Çünkü çocukların zihninde Kur’an’ın okunuş sebebi şimdiye kadar hep ölülerle birlikte düşünülmüştür:

Arapça. Uzak karanlıklarda,
Siyah ve lâmba sönmüş gibi… uzar.
Ve çocuk kalplerimizi mâtemiyle kaplardı
Meçhul ölülere âit mezarlar.

Arapça’dan nefret ederdik, lâkin,
Okşardı babamın okuduğu şey, muhayyilemizi.
Korkudan ve hayretten bir yeni dünya içinde
Muhakkak ki iman zaptederdi bizi.

Arapça, Osmanlı son döneminde yaşayan aydın için çelişkili bir dil, cumhuriyet aydını için ise tümden karmaşık ve iğrenç bir şeydir. Osmanlı aydını batıya tapınmanın hâleti rûhiyesi içinde Arapça’ya olan sevgisi azalsa da aldığı eğitim itibariyle onu kullanmak durumundadır. Cumhuriyet aydını ise Arapça’yı “kargacık burgacık” harflerinden, “anlaşılması zor bir bedevi dilidir” propagandasından ve en azından şekli olarak İslam’ı çağrıştırmasından dolayı “ilkel” bulmaktadır. O yüzden almış oldukları laik eğitimin etkisiyle bugün dindar ailelerin çocuklarında bile hâlâ kolay öğrenilemeyeceğine ilişkin olarak Arapça’ya karşı rahatça gözlemleyebileceğimiz bir önyargı vardır. Bu önyargı şairde ve onun kardeşlerinde de oluşmuştur. Şairin “Arapça’dan nefret” ettiklerine dair itirafı o dönemin karakterini çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. Gerek Arapça’nın bir dil olarak yetersiz olduğu iddiası, gerekse de Türk ulus kimlik çalışmaları amacıyla Kur’an harfleri olarak bilinen Arap alfabesine gösterilen düşmanca tutumlar bu psikolojiyi takviye etmiştir. Şairin ilerdeki yıllarda, küçükken babasından duyup huzur bulduğu Kur’an’la irtibatının kopmasında eğitim ve ulus kimliğin inşası sürecinde bilinçaltına yerleşen bu korkuların yeri büyük olmalıdır. Yoksa şairin doğum zamanı itibariyle okuryazarlığına Arap alfabesiyle başlamış olması kuvvetle muhtemeldir. Buna rağmen sürecin acımasız baskısı bu sonucu doğurmuştur.

Her ne kadar ölülere ve mezarlıklara ait bir okuma olarak kabul edilse bile Kur’an’ın sesine tam bir imanla teslimiyet söz konusudur ve bu ‘iman’ şair tarafından ömür boyunca aranacaktır.

Bir sesten sonra muhakkak bir başka ses gelirdi,
Ama nasıl başka, anlatılmaz.
Babamın sonsuz âhengi arasında
Olurdu yaşamalar daha az.

Ve olurdu vücûdumuzdaki tarif edilmez çocukluk,
Nedense, daha uzun.
Uyanırdı karanlık hücrelerde,
Bütün yâdigârlığı, ruhumuzun.

Ve babamın nefesleri yavaşlardı, hep aynı seslerle,
Tevekkül ve akıl dolu gelirdi bize, her taraf.
Babamın elleri büyürdü ve büyürdü babamın ellerinde
MUSHAF

Şair kaybettiği güzellikleri yâd etme bağlamında babasından dinlediği Kur’an’ın iç dünyasındaki karşılıklarını uzun uzun tasvir eder. Kur’an müthiş bir huzur vermektedir, çocuk kalpleri mest etmektedir ve şairin babası o anda büyük bir ilahi kişilik kazanmaktadır. Kur’an okuyan babanın ellerinin büyümesi ve onun elleriyle birlikte büyük harfle yazılarak (MUSHAF) vurgulanacağı üzere Kur’an’ın da büyümesi tarifi zor bir saygı ve azamet işaretidir.

Bütün özlem, pişmanlık, arayış ifadelerinden sonra şiirin can alıcı bölümü gelmiştir. Bu bölüm şiirin diğer mısraları olmasa da başlı başına büyük bir şiirdir ve aynı zamanda büyük bir itirafnâmedir. Böyle samimi bir itiraf ancak büyük bir şairin kaleminden ve yüreğinden çıkarsa bu kadar etkileyici olabilirdi:

… ve nelerden sonra ben hatırlıyorum,
Bazı geceler, yani her gece.
Babamın ve başka sevgililerin Arapçasını
Tesellisiz şeyler düşündükçe.

Cumhuriyet dönemi toplumsal dönüşüm politikalarının en önemli uygulayıcılarından Hasan Âlî Yücel’in ölümüne yakın bir dönemde yazdığı başka bir itirafnâme sayılabilecek “Allah Bir” şiirini de hatırda tutarak söylemeliyiz ki inançsızlık batağında çırpınan, tutunmak için bir dal, hakikate ulaşmak için bir umut arayan cumhuriyet dönemi aydınlarının babalarının seslerini hatırlamaları boşuna değildir. Bu aydınlar için babalarının ve ailelerinin tutum ve inançlarının ne olduğu yazının başında yer alıyor. Fazıl Hüsnü Dağlarca da adeta boşa geçen yılların muhasebesini yapıyor ve babasının okuduğu Kur’an’ı hayatının ilerleyen yıllarında daha bir özlemle anıyor.

Kur’an’ı şiir boyunca özlem ifadeleriyle anan şairin burada Kur’an’ı sevenleri yücelten “sevgili” kelimesini kullanması manidardır. Esasen kendisi de hep bir “Kur’an sevgilisi” olmayı istemiştir ama yazı boyunca değinilen sebeplerle bu bir türlü mümkün olmamıştır ya da “engellenmiştir.”

Şair büyük itirafı dillendirdiği son bölümde iç içe itiraflar yapmaktadır: Önce babasının Arapçasını yani Kur’an’ı bazı geceler hatırladığını söylüyor ancak daha sonra aslında sadece bazı geceler değil her gece hatırladığını itiraf ediyor. Hatırlama sebebi de çok samimidir: “Tesellisiz şeyler” düşünmek. “Nelerden sonra ben hatırlıyorum” ifadelerinin etkisini derinleştirdiği iç çekişlerin sahibi bir insan için tesellisiz şeyler nelerdir? Şair “ne”ler yaşamıştır; bu “ne”ler fırtınalı bir varoluş kavgası mıdır? Boşa geçtiğine inanılan bir hayat mı? Aydınlığı Kur’an’da değil de başka yerlerde aramak mı? Babasından duyduğu zaman anlamadığı ama kendini büyük bir iman iklimine sokan Kitab’ı anlama çabasına girişmeden geçirdiği uzun zamanlar mı? Bir türlü cevaplayamadığı, içinden çıkamadığı yakıcı sorular mı?

Şairin, kuşaktaşlarıyla birlikte yaşadığı “tesellisiz şeyler”i tahmin ettiğiniz gibi çok boyutludur ve büyük pişmanlıkları içkindir.

(Siyah ve Karanlık şiiri, şairin Milliyet Yayınlarından çıkan “Çocuk ve Allah” kitabında, sayfa 84’te yer almaktadır.)

Tasfiye-17


Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

Kategorilerim

    Kategori yok

Arkadaşlarım

Bağlantılarım

Blogcu ile yapıldı